Bilinc.tin.us Felsefe İlkçağ Felsefesi- Antik Yunan Felsefesi

Pythagorasçılık: Pythagoras ve Ksenophanes

Pythagorasçılık: Pythagoras

Antik Yunan düşüncesi Pythagorasçılık adını kurucusu, Pythagoras’tan almıştır. Pythagoras’ın düşünceleri zamanla bir okul disiplini içinde yayılmış ve korunmuştur. Bu okulun öğretilerinin önemli bir kısmı gizli olduğu için öğretinin derinlerine nüfuz edebilmek zordur.

  • Pythagorasçılık İyonya geleneğini Atina’ya taşımıştır. Perslerin İyonya’yı fethetmelerinin ardından Milet felsefesi sona ermiştir.
  • Pythagoras’ın 580’li yıllarda doğmuş olabileceği sanılmaktadır.
  • Philo-sophia (bilgelik sevgisi) ifadesinin ilk defa Pythagoras tarafından kullanıldığı söylenir. Sophos kelimesi Homeros’ta da karşımıza çıkar, fakat bu sözcüğü ileride felsefe disiplininin ismi haline gelecek olan philo- sophos anlamında kullanan ilk kişi Pythagoras olmuştur.

Homeros’a göre sophos, bir konudaki beceri-kabiliyet bir şeyi sırf o bilgiden haz duymak için yapmak, ayrıca bilgelik anlamına gelmektedir.

  • Pythagoras da varlığın, oluşun ne olduğunu sormuş, felsefenin bir yaşam biçimi olduğunu düşünmüş, bu yaşam biçimini ifade etmek için theorikos bios (teorik yaşam) terimini kullanmıştır.

 

Pythagoras, kendisinin bilgi seven, yani philosophos olduğunu söylemiştir. Ona göre, felsefe teorik bir yaşam /theorikos bios) biçimidir. Pythagoras’ın ve genel hatlarıyla Pythagorasçılığın felsefi görüşlerini dört ana başlık altında inceleyebiliriz.

Pythagoras’ın Felsefesi: Dört Ana Başlık

  1. Bilgelik ve Felsefe anlayışı
  2. Ruh öğretisi
  3. Sayı öğretisi (varlık anlayışı)
  4. Evren Bilimi (kozmolojisi)

Pythagorasçılık: Bilgelik ve Felsefe Anlayışı

Pythagorasçılık, belli yaşam kurallarına dayalı bir tür inanç tarikatıdır. Bu yaşam kuralları arasında fasulye ya da et yememek, demir ile ateşi karıştırmamak gibi ilginç kurallar da bulunmaktadır. Bu tutumları, Antik Yunan filozoflarının artık ahlak problemleriyle ilgilendiklerini gösterir.

Pythagorasçıların bu yaşama geleneği daha sonraları Harokies’te, Sokrates’te ve Stoa’da da karşımıza çıkmaktadır.

Pythagorasçılık inançlarına göre:

  • Felsefe insanın kendi sorumluluklarına sahip çıkabilmesidir.
  • Burada insanın ahlaki bir sorumluluk yüklendiği görülür. Yani insanların birtakım teorik çalışmalar yaparken bir yandan da pratik hayatta nasıl yaşayacakları hakkında çalışma yaptıkları söylenebilir. Buna bilgiyi yaşamak denebilir. O halde, Pythagoras ile felsefenin bir yaşama biçimi haline geldiği söylenebilir.

Pythagorasçı Ruh Öğretisi

Felsefe insanın yaşama biçimidir. Pythagorasçılara gelene kadar ruh anlayışının Homeros’ta kullanıldığını görüyoruz.

Homeros ruhu bir gölge gibi görmektedir, ona göre insan öldüğü zaman ruh ağzından çıkar ve havaya karışır.

  • Bu, ruh ince havadan oluşmuştur. Yani ruhun bir cismi vardır.
  • Homeros’ta ruh yeniden, başka bir bedene girmemektedir.

Lakin Pythagoras, ruhun tekrar bedene girdiğini savunmaktadır, ona göre, ruh bu dünyada sürekli dolaşır ve her defasında başka bir bedene girer.

  • Öğretilerinin temelini bu anlayışı oluşturur, öğretilerine göre ruh insandan hayvana da geçer, bu yüzden et yemedikleri gibi onlar için ruh ölümsüz bir yapıya sahiptir.
  • Bu fikirleri doğrudan aldıkları, Pythagoras’ın Zerdüşt ile konuştuğu söylenir.
  • Ruh birtakım olaylardan arınması gereken bir yapıdır.
  • Ruhun hürlenmiş olduğunu ve arınması içi felsefe yapması gerektiğini düşünür. Ruhu, temizlemek için felsefe yapılacak, ruh bilgiyi taşıyacak, kötülükler ortadan kalkacaktır.

Pythagoras’la beraber felsefeye ilk defa bilen özne getirilmiştir.

  • Ruh bilgi edinebilen bir mekanizmadır.
  • İlk defa özne ve nesne ayrımı yapılmıştır.
  • Pythagoras’ın deyimiyle bir yanda mikrocosmos (nesne) bir yanda makrocosmos (özne) karşı karşıya gelir.
  • Bilgi problemlerinin meydana gelmesinde aşama olur.

“Bilgi nedir?” sorusu, makro ve mikro cosmosa dayanır.

  • Onun bir öğretisine göre bilinen mikro cosmos ile bilen makro cosmos aynı yapıdan meydana gelmiştir. İkisi de ince, sınırsız havadan oluşmuştur.
  • Bizim lociğimiz ve dünyanın lojiği aynı yerden gelir.
  • Bizim bilgi düzeneklerimiz öyle bir yapı gösterir ki gerçekliğin yapısı benzeşir.
  • Felsefe tarihinde, bilginin olabilmesi için benzer benzeri algılar.

Bilginin olabilmesi için, algılayan ile algılanan farklı şeyler olması gerekir.

Bu görüş özneyi ön plana çıkarır.

  • Pythagorasçılarda özne birdenbire karşımıza çıkar. Miletoslular ise özneyi varlığın içinde eritmişlerdir.

Miletoslular niye bilgilerin doğru olup olmadığını sormamışlardır.

  • Çünkü özne yoktur, bilgilerini eleştirmemişlerdir. Bu dogmatik bir görüştür.
  • Onlar da sadece kozmogonik açıklamalar vardır.
  • Pythagoras eleştiri yapmamıştır, fakat yapılması için zemin hazırlamıştır.

Miletos okulunda hatta, Homeros’ta ruh hareket ettirici olarak görülmüştür.

  • Pythagoras ruhun bu özelliğinden söz ederken bilim ve sorumluluk alabilme yönüne ağırlık vermiştir.

Buradaki problem:

  1. Ruh bireyliliği gösterir mi?
  2. Değişik ruhlar var mıdır?

Bireylik varsa ruh da vardır. Sorumluluk varsa bu geçerli insanın kendi hünerinin olması gerekir. Eğer benim özdeşliğim yoksa sorumluluk olamaz.

Pythagorasçı Sayı Öğretisi (Cosmopolisi)

Felsefe tarihinde ilk kez, kosmos (her şey) kelimesini kullanan da Pythagoras’tır.

  • Ona göre, kosmos mantıkça düzenlenmiş bir yapıdır. Bunun matematiksel olarak düzenlenmesini Pythagoras yapmıştır.

her şeyin temelinde, kökeninde iki madde vardır:

  1. Peros: Sınırlı- sınırlayan “ateş”
  2. Apeiron: Sınırsız, “hava”

Bunları kütlesel varlık olarak görmüştür.

  • Pytahgoras’ın evren tablosu her şeyi kaplayan sınırsız hava ile merkezde olan sınırlı ateşten oluşur.

Pythagoras’a göre sayı sınırlı ile sınırsızın, “tek ile çok”un birleşmesinden meydana gelir. Yani buna göre sayı fiziksel bir nesneye benzer.

  • Ateş ve havadan oluşmuştur.
  • Her şeyin temeli sayı, sayının temeli de sınırsız ve sınırlıdır.
  • Sayının temeli hava ve ateştir.

Sınırlı (ateş) aktif olandır. Sınırsız (hava) daha pasif olan şeyleri temsil eder. bu örneğin sperm ve yumurtadan alır. Spermin yumurtayı döllemesi gibidir. Ateş onlarda aktif maddedir.

  • Sınırlı ile sınırsız birleşerek 1’i oluşturur. Fakat bu sayının kütlesi vardır, nesnedir.
  • 1 sayısı noktayı oluşturur.
  • 2 sayısı doğruyu oluşturur.
  • 3 sayısı üçgeni oluşturur.
  • 5 sayısı ateşi oluşturur.
  • 6 sayısı suyu oluşturur.

p, Pythagoras’ta toprağa karşılık gelir. Sınırsız hava ile sınırlı ateşten sayılar oluşur. Pythagoras niceliksel değişiklikleri matematiksel sayılara bağlar. Yani biz, evreni matematiksel sayılarla açıklayabiliriz.

Pythagoras’ta:

  1. Sayı denilince bugünkü sembolik anlamdaki sayı düşünülmemiştir.
  2. Matematik yerine geometrik düşünme vardır.
  3. Sayılar belli bir şekilde açıklanmıştır. Sayılar evren dizgisini açıklamak için temel öge olarak görülmüştür.
  4. Sınırlı (ateş) ile sınırsız (havanın) bir araya gelmesinden sayılar oluşmuştur. bu düşüncesinin kaynağında döllenme olayı vardır.
  5. Sayıların bir araya gelmesinden şekiller.
  6. Şekillerin bir araya gelmesinden cisimler oluşmuştur.
  7. Cisimlerdense tek tek nesneler oluşmuştur.

Miletos okulunda canlı- cansız, hareketli hareketsiz ayrımı yapılmamıştır. Burada sanki yapılmış gibidir. Pythagoras,

  1. Ruhun havadan yapıldığını, havanın pasif, ateşin aktif olduğunu söylemektedir.
  2. Ruhun sayılardan yapılıp yapılmadığı belli değildir.

Pythagoras’ta monizmin yıkılması belirgin bir hale gelmiştir.

  • Aktif madde, pasif madde, düşünme özelliğine sahip madde, düşünme özelliğinden yoksun madde gibi ayrımlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır.

Pythagoras’ta ruh havadan yapılmıştır.

Pythagoras’ın felsefe tarihine iki önemli katkısı olmuştur.

  1. Geometri fikrini getirmiştir.
  2. Astronomiye önemli katkılarda bulunmuştur.

Pythagoras’a göre, Her şey sayıdan meydana geldiyse bunun bir düzeni olması gerekir. Bu düzeni de nicelikleri ölçen, bir bilgiye bağlamıştır. Zıtlıkları uyum içinde karşılamıştır.

  • Sınırlı-sınırsız, iyi- kötü, birçok olan.
  • Hava pasifse ruhun da pasif olması gerekir.
  • Çünkü ruh havadan oluşmuştur.

Pythagoras’ın Evren Tablosu

Pythagorasçı, evren tablosunun merkezinde ateş vardır.

  • Ateşin çevresinde dönen bir karşı dünya vardır. Karşı dünyanın dış çevresinde dünya dönmektedir.
  • Dünya yalnız kendi etrafında dönmemektedir.
  • Dünya küre biçimindedir ve merkezin çevresinde döner. Böylece Dünya evrenin merkezi olmaktan çıkmıştır.

Dünyanın baktığı yüzeyde Ay vardır. Biz öbür yüzeyi göremeyiz ( karşı dünyayı göremiyoruz) Ayın dışında Güneş vardır. Güneşin dışında 5 gezegen, onun da dışında sabit duran yıldızlar vardır.

Bu tablo;

  1. Dünyanın evrenin merkezi değil, bir gezegen olarak gösterilmiş olması nedeniyle,
  2. Dünyanın bir yörüngesi olduğunu öngörmesi nedeniyle
  3. Dünyanın bir küre şeklinde olması
  4. Değişik yönlerde hareket tespit edilmiş olması

Dönemin astronomi bilgisi adına son derece önemlidir.

Pythagoras’ın öğretilerine bir bütün olarak bakıldığında, düşünce tarihine şu önemli katkılarda bulunduğu söylenebilir.

  1. Astronomide önemli ilerlemeler kaydetmiştir.
  2. Matematik, geometri gibi bilimlerin rasyonalize edilmesini sağlamıştır. Nitekim, Pythagorasçı düşüncede matematiksel açıklamanın bilimsel açıklamanın temeline döşendiğini görmekteyiz.
  3. Düalist bir felsefi görüş geliştirmiştir. Çünkü iki şey bir arada işlenmiştir.
  4. Ateş ve hava, böylece Antik Yunan’ın doğa felsefesinde karşımıza çıkan monizm, Pythagoras ile bir anlamda sona ermiştir.
  5. Pythagoras’ta karşımıza, geleneksel dört unsura, yani toprak, su, hava, ateşe ek olarak beşinci unsur daha çıkmış gibi görünmektedir.

Bu beşinci madde bir anlamda evreni bir arada tutan maddedir.

  • Bu madde sınırsızdır ve muhtemelen Tanrı olarak düşünülmüştür. Böylece tek tanrıcı düşüncenin de Pythagorasçılıkla birlikte başladığı iddia edilmiştir. Fakat bu tek tanrılı dinlerde karşımıza çıkan Tanrı anlayışına benzer bir anlayışı değiştirir. Çünkü beşinci unsur evren ile özdeş tutulmuştur.

Thales dışında kalan diğer tüm Antik Yunan düşünürlerine hakim olan kıyamet düşüncesi, Pythagorasçı düşüncede de yer edinmiştir.

  • Örneğin Anaksimandros adalet bozulursa ateş ortalığı kavuracak, başka bir düzen gelecek demiştir, Pytahgoras ise ateşin her şeyi yok edeceği ve evrenin yeniden vücut bulacağı kehanetinde bulunmuştur.

Ksenophanes

Ksenophanes’in, felsefe tarihine yaptığı en önemli katkılardan biri insan bilgisinin ölçütü, kaynağı ve değeri konusunda belirttiği görüşlerdir. Ona göre insan bilgisinin kaynağı ve sınırı kişinin tecrübeleridir.

  • İnsanın sahip olduğu veya olabileceği bilgiler, bu bakımdan her şeyi bilen ve bilebilecek olan Tanrı’nın sahip olduğu bilgilere göre daha dar, göreli ve sınırlıdır.

İnsanın bilmesinin sınırlı ve göreli olmasına karşın, Tanrı, Ksenophanes’e göre her şeyi bilen ve görendir.

  • Bu bakımdan insan bilmesine göre dar olmayan, göreli olmayan ve sınırsız bir bilmedir.

İnsanın bilebileceği ya da bilmesine müsaade edilen bilgiler her ne kadar, Tanrı’nın bilgisine  göre daha dar ve sınırlı ise de bu bilginin tanrısal bilgiye nazaran,

  • ilk bakışta eksiklik gibi görünen en belirgin özelliği, tecrübeye dayalı olduğundan her zaman sınırlı kalacağı varsayılsa da sürekli olarak aynı düzeyde kalmaması, insanın bilme ve tecrübelerini artırmasına paralel olarak göreli yani gelişmeye açık olması ile bilgisinin artacağı için, bir alt dayanağı olarak aslında eksiklik değil de göreli- değişken özelliğini bizlere sunar.

Tam bu noktada yine, insanın anlayabileceği bilginin ona izin verildiği kadarıyla algılayabileceğini de söylemek uygundur. Yani algılama açınlarının derinleştiği kıvrımları kadarıyla ritimlerine yansıyacaktır hatta bir noktada sadece hissetme boyutuna denk gelecektir.

bu bilgi çeşidinin, yani bir yandan insanların dar ilgileri içinde kalan, öte yandan tamamen gelişmeye açık olan tecrübeye dayalı bu bilgilerin başka bir özelliği de asla Tanrı’nın sahip olduğu düzeyde bir kesinliği veremeyecek olmasıdır.

  • Bu bakımdan insanların elde edebileceği bilgiler, insanlar ne kadar çabalarsa çabalasın, doğruluğu (hakikatliği) ispatlanmayacak olan bilgilerdir. Yani burada esasen ispata ihtiyacı olmayan, hissetme boyutunda kalacağı noktayı vurgulayabiliriz.

Bilgi türleri sıralanacak olursa, yontulmamış bir giriş ve ardından her bilgi türünden tek tek bahsederken, detaylı anlatım yapılmalıdır.

  • İnsanların belli bir çaba göstererek tecrübeyle elde ettiği bu bilgiler ile Tanrı’nın tam ve eksiksiz bilgisinin yanı sıra Ksenophanes’e göre insanların ilişkili olduğu bir diğer bilgi türü de söylenceler ve rivayetlerden oluşan ve ona göre değersiz, geçmişin titanlar ve devletleri ile ilgili “uydurmalar”dan oluşan bilgilerdir.

“masalardaki Titanlar ya da devletin savaşlarını, atalarımızın uydurmalarını ya da iç savaşın, şiddet olaylarını söz konusu etmenin hiçbir anlamı yoktur, her zaman tanrılara saygı göstermek, iyi olan bu dur.”

  • Kaldı ki Homeros’un ve Hesiodos’un tanrılar hakkında anlattıkları bu türden söylencelerden daha da değersiz olarak addedilmektedir.

“Homeros ile Hesiodos, insanlara ait ne kadar ayıp ve kusurlu bir şey varsa hepsini Tanrılara yüklediler: Hırsızlık, zina ve karşılıklı kandırma.”

Ksenophanes: Bilgi Anlayışı

İnsanların kesin bilgi sahibi olamayacakları bu türden konularda, Ksenophanes, alanı ne olursa olsun insanın elde edeceği bilgilerin sınırlı olduğunu şu şekilde ifade etmektedir.

“Kesin hakikati olmadı gören, olmayacak da doğrudan, Tanımayla bilen Tanrıları ve söylediğim bütün şeyleri”

  • Ksenophanes’in bilgiye ilişkin bu kesin sınırlamasının yanı sıra, nesnel doğruluk düşüncesine sahip olduğu söylenebilir. Nesne doğruluk düşüncesi kişilere göre değişmez. Ksenophanes, bir yandan:

“Kesin hakikati olmadı gören, olmayacak da doğrudan. Tanımayla bilen Tanrıları ve söylediğim bütün şeyleri” diyerek, bu nesnel doğruluğun varlığından bahsederken diğer yandan, “Bir başarır da söylerse sırrın ve gizli şeyin ne olduğunu. Kendisi yine bilmiyordur onu, sanılardır ancak her şeyde sahip olduğu” diyerek de bu bilgiye ulaşılamayacağını belirtir.

Ksenophanes’in bu sözü başlangıçta oldukça açık görünmekte ve daha sonra Parmenides’te belirgin örneğini göreceğimiz, hakikatler hakkında bilgi elde etme imkanı ile ilgili düşünceler taşır.

  • Parmenides’in şiirinden anladığımız kadarıyla Tanrıça Parmenides’e iki konuda hazır bilgiler sunar. Bunlar görünüşler dünyasının yanıltıcılığının arkasındaki değişmeyen hakikatlerin bilgisi ve diğer insanlardan geri kalmaması için, astronomi ya da dünyada olup biten şeylere ilişkin konuların, yani görünüşler dünyasının bilgileridir.

Oysa Ksenophanes, görünüşler dünyasıyla veya görünen dünyanın ardında olup bitenlerle ilgili olarak insanların tanrılardan veya tanrıçalardan herhangi bir şekilde bilgi elde edemeyeceğini, çünkü tanrıların insanlara bu türden bilgileri hiçbir şekilde vermemiş olduğunu belirtir.

  • Bu konuda ayrıca Cicero’nun aktarımı da kayda değer görünür. “Tanrı’nın varlığını kabul edenler arasında, çok eskilerden bahsederken, kehaneti bütünüyle reddeden yalnızca Kolofonlu Ksenophanes idi…”
  • Bu konu da Herakleitos’un fragmanı (22B26) ve bu fragman için verilen açıklama yorumda, Herakleitos’a göre hakikatin rüyalar yoluyla edinilemeyeceği belirtilir.

İnsanların hakikatin bilgisine sahip olmayacağına ilişkin olarak, daha önce bahsedilen Parmenides’in ileri sürdüğü Tanrı’ların insanlara hakikati öğretmediğini söylese de aynı zamanda buna karşıt olarak, insanlar için bilmenin iki önemli alanı olduğunu da gösterir.

  • Bunlar görünen, içinde yaşanılan dünyada yani, insanın içinde yaşadığı doğa dünyasında olup bitenlerin tam olarak bilinmesi ve bu dünyada olup bitenlerin arka planında neler olup bittiğinin bilgisidir.
  • Alanı ne olursa olsun, hakikatlerle alakalı bilgilerin insanlara verilmemesinin yanı sıra hakikatlerle ilgili olduğu düşünülebilecek olan ve geçmişin masal ve söylenceleri olarak değerlendirilenler ise bu konularda Ksenophanes’in insanların yerel tanrı anlayışlarına karşı olan tavrında da göreceğimiz gibi uydurmalar olarak değerlendirilmektedir.

Bu ise, Homeros ve Hesiodos’ta görüldüğü biçimiyle geleneksel din ve tanrıların doğuşu anlayışlarının yanı sıra yeryüzündeki düzenin oluşmasına dair dini anlayışların da topyekun eleştirilmesi olarak değerlendirilebilir.

  • Geçmişin masal ve uydurmalarıyla hakikatlerle ilgili konuların bir kenara bırakılması, insanın ilgili olduğu ve hakkında ancak belli ölçütlerde bilgi sahibi olabileceği tek bir bilgi alanın kaldığını gösterir. Bu bilgi alanı, insanın içinde yaşadığı dünyada olup bitenlerin sınırlı ve sınırlı olması bakımından da göreli olan görünüşler alanıdır. (Bu konuda ki bilgi anlayışında yanıldığını ya da eksik yansıttığını söyleyebiliriz, çünkü bilme göreli ya da görünüşler dünyasının ötesine geçebilme boyutunda da yine kişilere algıları, deneyimleri doğrultusunda açınlandığını söylemek uygundur.)

Fakat durum her ne olursa olsun daha sonra, Protagoras’ta da benzer şekilde görüleceği üzere, Ksenophanes’in düşüncelerinde dünyada olup bitenlerin göreli de olsa bilgisini elde etme konusunda bir iyimserliğin varlığı göze çarpmaktadır. Ksenophanes’e göre, insanlar her ne kadar dünyada olup bitenler hakkında kısmen, belli ölçüde bilgi sahibiyse de zamanla, sürekli olarak bilgilerini artırarak daha iyi bilgilere ulaşabilmektedirler:

“Doğru Tanrılar, en baştan göstermediler her şeyi insanlara. Anca onlar araştırarak keşfedecekler daha iyisini zamanla…”

  • Bu bakımdan insanların bilgileri, hakikatlerin bilgisi anlamında bütüncül ve geniş kapsamlı olmasa da sınırlı ve dar kapsamlı kalsa da elde edebileceği tecrübeler söz konusu olduğunda, göreli olarak daha yetkin olan bilgiye ulaşabilecek bir bilgidir. Başka türlü insanlar, sarı balın incirden daha tatlı olduğunu anlamayacaklar, zaten sınırlı olan bilme alanlarında daha da sınırlı bilgilerle yetinmek zorunda kalacaklardır.

Ksenophanes, her ne kadar insanın sürekli gelişen tecrübesine dayanan bilgisine önem veriyorsa da bilginin, ilgili olduğu alanın ne olduğunu önemsemeksizin, insanların sahip olduğu bilgilerinin doğru olup olmadığının hep bir muamma olarak kalacağını belirtir. Başka bir anlamda, hangi konuda olursa olsun, insanlar sanılarla yetinmek zorundadırlar. İster tanrılar ve tanrısal konularla ilgili olsun, isterse de dünyada olup bitenlerle ilgili olsun, hakikat elde edilse bile bunun doğruluğundan emin olunamayacaktır.

“Bir başarır da söylerse sırrın ve gizli şeyin ne olduğunu. Kendisi yine bilmiyordur onu, sanılardır ancak her şeyde sahip olduğu…”

  • İnsan bilgisinin bu şekilde sınırlı olması, yani insanın tanrının bildiği anlamda, hakikati bilemeyecek olması; yalnızca vehmetmek, yani sanılarla yetinmek zorunda kalması birkaç bakımdan değerlendirilmekte, bu bilmenin sınırlı olmasının gerekçeleri olarak birkaç faktör öne sürülmektedir.
  • Bunlardan ilki insan bilmesi içinde diğerlerine göre daha değerli olarak görülen doğrudan bilmeyi ve tanımayı sağlayan araçlar olarak duyu organlarının, veri elde etme bakımından sınırlı olmasıdır.

İnsanın duyu organları sınırlı duyarlık kapasitesine sahip olduğu için, bu sınırlı duyu organlarının elde edeceği veriler de sınırlı kalmak durumundadır. Bu konuda Ksenophanes’in ölçüsü Tanrı’nın bilmesidir. Ksenphanes’e göre Tanrının bilmesi de her bakımdan insanın doğrudan tecrübe yoluyla bilmesinde söz konusu olan süreçlerle gerçekleşir. Yani insanın doğrudan bilmesi ile Tanrı’nın doğrudan bilmesi arasında yapı ve işleyiş bakımından bir fark gözetilmemektedir. Her ne kadar insanın bilmesi ile Tanrı’nın bilmesi arasında işleyiş bakımından bir fark gözetilmiş görünmese de iki bilme etkinliği arasında bilginin elde edilmesi için gösterilen çabanın düzeyi ve elde edilen sonuçlar bakımından belirgin bir fark vardır. Bu farklılık insan bilmesinin sınırlı kalmasına yol açarken, Tanrı’nın bilmesinin ise tam ve eksiksiz olmasını sağlar…

Ksenophanes’e göre insan bilmesinin değerli olan biçimi olarak doğrudan tanıma bilgisinin elde edilmesinde kullanılan araçlar, duyu organları ve düşünmedir.

  • Duyu organları, sınırlı kapasiteye sahip olsalar da yaşantılar esnasında çevremizde olup bitenler hakkında bize veriler sağlayan göz, kulak ve benzerleridir. Duyu organlarının çevreden veriler sağlaması, onlara sahip canlının ki burada insan, söz konusudur. Belirli bir mekanda bulunmasıyla gerçekleşir. Dolasıyla insan bilmesi, bu mekanla sınırlı kalmak durumundadır.

Yeni bilgiler elde etmek için, mekanında da değiştirilmesi ve yeni bunun her yeni bilme etkinliğinde tekrarlanması gerekir. İnsan bilmesinin hep belli deneyimler ve mekanlarla sınırlı olmasına karşın, Tanrı’nın bu bilme araçlarının insanınkilerden, üstün olarak betimlenir. Tanrı’nın bilme araçları da insanın bilme araçları gibi göz, kulak ve düşünme olarak gösterilir. Fakat Tanrı’nın bu bilme araçlarının, üstünlüğünü nitelemek adına, insan bilmesinin sınırlılığına karşın, Tanrı’nın bilmesinin bütünü kapsadığını belirtilir.

Ksenophanes: Tanrı Bilgisi

İnsan da görmekte, işitmekte, düşünmektedir. Bu bakımdan gözleri, kulakları ve aklı vardır ve onlar aracılığıyla görsel ve işitsel verileri edinmekte ve olaylar hakkında düşünceler üretebilmektedir. Fakat Ksenophanes, bütün her şeyi gören, duyan ya da düşünebilen olarak insanı değil Tanrı’yı düşünmektedir.

“O bütünü gören, bütünü düşünen (kavrayan), bütünü işitendir.”

Bunun anlamı ise; Tanrı’nın duyma, görme ve düşünme konusundaki kapasiteleri insanın duyma, görme ve düşünme konusundaki kapasitesi gibi sınırlı değildir. Bu bakımdan Ksenophanes’e göre, insanların elde ettiği bilgilere nispeten, tanrısal bilginin tam ve mükemmel olmasını sağlayan etken, tanrısal bilmenin mekanlarla sınırlı olmaması ve bilgi edinmek için, Homeros ya da Hesiodos’un Tanrı anlayışlarında olduğu gibi mekan değiştirmek zorunda kalmamasıdır.

Çünkü Ksenophanes’e göre, Tanrı’Nın bir şeyi bilmesi için, yerinden kıpırdaması gerekmemektedir.

“Hep aynı yerde kalır, hiç kımıldamadan. Uygun düşmez, O’na farklı zamanlarda değişik yerlerde olmak”

Ksenophanes, Tanrı’nın bilgisinin tam ve eksiksiz olmasıyla göreli olmayan ve bu bakımdan gelişme ihtiyacı duymayan bilgisinin yanı sıra insanın sahip olabileceği bilgilerin hem göreli hem de ilerleme ve gelişmeye açık olması ile alakalı olarak tatlar üzerinden örnek vermiştir.

İncir ve balın, tatlarının söz konusu edildiği bu örnek şöyledir: “Tanrı sarı balı yaratmamış olsaydı, insanlar incirlerin çok tatlı olduğunu söyleyeceklerdi.”

Ksenophanes: İnsan Bilgisi ‘Tecrübe Sonucu Anlayışı’

Buradan anlaşıldığı üzere, insanların dünyada olup bitenlere ilişkin bilgileri, sahip oldukları tecrübelerle sınırlıdır. Bu bilgiler ve tasavvurlar içinde tanrısal varlıklara ilişkin tasarımlar nasıl ki onları tasavvur eden insanların kendi bedensel şekilleri ve yaşama tarzları ile ilişkili olarak ortaya çıkıyorsa, tatlar konusundaki bilgileri de insanların tatlarla ilgili tecrübeleri ve bu tecrübelerine konu olan varlıklarla sınırlıdır.

  • İncir ve sarı balın, tadı konusunda tecrübeye sahip insanlar, iki farklı tecrübe alanına sahip insanları temsil etmektedir. ilk kısımda temsil edilen insanlar, yaşama dünyaları içinde tat bakımından incirden daha tatlı bir şey yememiş insanları temsil eder.

Bu insanlar için, en tatlı şey ile ilgili yaşama tecrübeleri, incirin tadıyla sınırlıdır ve bu yüzden onların tatlar konusunda sahip olduğu bilgilerin göreli olarak eksik olduğu söylenebilir.

  • Hem incirin hem de balın tadını bilen insanlar ise ilk gruptaki, yalnızca incirin tadını bilen insanların tecrübelerinden daha geniş bir tecrübe alanına sahiptirler.
  • Bu bakımdan onlar, incirin en tatlı şey olduğunu değil, incirin de tatlı şeylerden biri olduğunu, fakat en tatlı şeyin sarı bal olduğunu söyleyecektir. Ancak yine de burada verildiği üzere, insanların tatlarla ilgili bilgileri ne ölçüde fazla tecrübeden kaynaklanırsa kaynaklansın, mutlak olduğu söylenemez.

Çünkü sarı balın en tatlı şey olması, insan tecrübeleri içinde, göreli olarak en tatlı şey olmasından kaynaklanır. Öyleyse tecrübe bakımından en tatlı olan şey, insan tecrübeleriyle sınırlıdır. Oysa Tanrı bilgisi söz konusu edildiğinde bu bilgi, tam ve eksiksiz olmasıyla göreliği aşmış bir bilgi olmalıdır.

Ksenophanes’e göre, Tanrı’nın niteliklerinin ne olduğuyla alakalı olarak Diogenes Laertios’un aktarımı kayda değer görünür.

“Tanrı’nın özü küre biçimlidir ve insana benzer hiçbir yanı yoktur; baştan aşağı göz, baştan aşağı kulaktır, ama soluk almaz; tümden akıldır, düşüncedir ve sonsuzdur.”

Ksenophanes’i anlayabilmemizde yol gösterebilecek bir diğer düşüncesi ise, her ne kadar onun düşüncelerini de belli ölçülerde farklı yorumlamamıza yol açacak şekilde ikili yapıda olan ve göreli olmayan tanrı anlayışıdır.

Bir yandan insan bilmesinin tanrısal hakikatleri bilemeyecek şekilde sınırlı  olmasından dolayı göreli olduğunu, özellikle din ve tanrılar ile alakalı konularda yerel, göreli yaklaşımların öne çıktığını belirtse de öte yandan bu göreliği aşma çabası içinde görünür. Yerel özellikler gösteren ve bu yüzden de yanlış olduğunu ileri sürdüğü Tanrı anlayışlarının yerine, özellikleri bakımından yerellik taşımayan bir Tanrı anlayışı önerir.

Ksenophanes’in Tanrı Tasavvuru

Ksenophanes’in Tanrı tasavvurunun temsili olarak yukarıda andığımız, Fr. 21B24 “O bütünü gören, bütünü düşünen (kavrayan) bütünü işitendir.

Ve “Bir Tanrıdır (eis theos), hem tanrıların hem de insanların arasında en yüce O’dur; ne beden olarak (demas) ne de kavrayış (neoma) olarak insana benzer.”

  • Onun bu önerisi, belli bakımlardan kendisiyle çelişkiye düşer göründüğü bir resim çizer. Çünkü ne de olsa o, tanrının insanlara hakikati ve yeryüzünde olup bitenleri öğretmediğini, insanların bu konularda yalnızca tahmini bilgiye sahip olduğunu söyler. Bu yüzden insanların, hakikati bilemeyeceğini ve kendi dar ilgileri içinde sınırlı bilgilerle yetinmek zorunda olduklarını belirtmiştir. Fakat onun bu çabası, yine de bir şeyi göreli olanın anlamının ne olduğunu, kendilerini eleştirmek amacıyla yerel kültürlerden verdiği tanrı tasavvuru örnekleriyle göstermesi bakımından önemlidir.

İnsan bilgisinin onun, yaşama mekanlarıyla sınırlı olmasından dolayı göreli olduğunun en büyük göstergesi ortaya koydukları Tanrı anlayışlarıdır. Ksenophanes tarafından insanların Tanrı anlayışları, içinde yaşanılan ortamdan ten renginden ve sahip olunan beden biçimlerinden fazlasıyla etkilenmiş olarak betimlenir.

Bu konuda üç farklı örnek vermektedir.

  • Örneklerden ikisi insan türü ile ilgiliyken diğeri hayvanlar ile ilgilidir. İlk örnek Etiyopyalıların diğeri ise Trakyalıların tanrılarına ilişkin tasavvurlarıyla ilgilidir. Fragman şöyledir:

“Etiyopyalıların basık burunlu ve siyah saçlı, Trakyalıların mavi gözlü ve kızıl saçlı tanrıları vardır.”

  • İnsanların tanrılarla ilgili tasavvurlarının göreli olması üzerine verilen bu örneğin yorumlanması, aynı konuda Ksenophanes’in hayvanlarla ilgili olarak verdiği örnekle de mümkün olabilir. Bu örnek temel bir varsayımda hareket eder ve ikili okumaya imkan tanır. Demektedir ki:

“Elleri olsaydı öküzlerin, atların ve arslanların, resim yapabilselerdi elle insanlar gibi, atlar at, öküzler öküz şeklinde yaparlardı, Tanrı resimlerini ve heykellerini her biri, kendi şekilleri nasılsa…”

  • Buradaki ilk okuma, el üzerine yapılan vurguyu temele alınarak yapılabilir.
  • Bir önceki fragmanda, Habeşlerin ve Trakyalıların Tanrı tasavvurlarından bahsedilirken bu kültürlerden her birinin tanrı tasavvurlarının, o kültürlerde yaşayan insanlara benzer olarak betimlendiği belirtilir. Bu yaklaşım her bir kültürün dünya tasavvurunun birbirinden farklı olabileceğini ileri süren kültürel görelik olarak adlandırılabilir.
  • (Kültürel göreliğe benzer biçimde türsel görelik, yani bir durumun o türe has kapasiteler doğrultusunda algılanabileceği anlayışı Platon tarafından Devlet adamı (Politikos) adlı diyalogunda da işlenmiştir.

Bu diyalogda Ksenophanes’in üzerine vurgu yaptığı ve Herakleitos’un da eleştirdiği görelik anlayışının belirgin bir örneği vardır.

Diyalogtadaki genç Sokrates ile yabancı insan türünün diğer canlılardan ayrımı üzerinde dururlarken Turnaların bir sınıflama yapması durumunda, kendilerini kastederek, bizim yaptığımız gibi onların da yanıltıcı bir sınıflama yaparak bizi hayvanlar sınıfına dahil edeceklerini söylerler.

  • İkinci fragmandan anladığımız kadarıyla ise, bu betimlemeler ağırlıklı olarak iki konuda yapılmış görülmektedir. Bunlar tanrıların neye benzediği yani bedensel olarak hangi şekilde oldukları ve tanrıların sahip oldukları karakter yani davranışlarına yön veren kişilik özelliklerinin ne olduğuyla ilgilidir.
  • Tanrıların karakter özellikleriyle, daha önce anılan ve Homeros ile Hesidos’un tanrılara yakıştırdığı uygunsuz özelliklerdir.

Her iki fragman da beraber okunduğunda, bu kültürlerin tanrı tasavvurlarının ne olduğunun onların elle şekillendirmiş olduğu resimlerden anlaşılmakta olduğu söylenebilir. Bu resimler, yalnızca bir insan elinin onları yapmasıyla var olabilecek ya da doğada bulunmayan fakat insan yapması olan kültür varlıklardır. Bu açıdan, ne ile alakalı olursa olsun, bir resim, belli bir malzemeden, hayvanların yapamayacağı bir şekilde, ancak bir el aracılığıyla meydana gelebilir.

Burada, elin ikinci bir okumasını da yapmamız mümkündür. Bu insanın bu dünyada yaşayabilmesi için gerekli bütün teknik bilgi ve becerinin gerçekleştirilmesine olanak tanımasıyla onu hayvanlardan ayıran elleri ile iş yapma imkanıdır. Bu bakımdan verilen örneklerin ikinci okuması,

  • Protagoras’ın khremata anlayışıyla paralel olarak gerçekleştirilebilecek bir okumadır. Burada onun açısından khremata olarak görülenler, tıpkı bir resmin insana has bir şey olarak var olabilmesi gibi yalnızca insana has olan şeyler olarak vardır.

Ancak artık khremata yalnızca elle oluşturulan ve onu yapan insanların tecrübeleriyle sınırlı kalan tanrı resimleri, tarım ya da ev yapmak ile sınırlı değildir. Ayrıca elle yapılanlar onları yapanlara göre şekil alırlar

  • Khremata, daha geniş anlamda, yasalar ve devlet yönetim kuralları yani siyaset bilgisi ile de ilgilidir. Yasalar ve devlet yönetim kuralları yalnızca insan tarafından meydana getirilip şekillendirilmesiyle ona has olmalarının yanı sıra, insan yapısı bu kurumlar Ksenophanes’in de belirttiği üzere, insanın sahip olduğu bütün bilgiler gibi sınırlı ve göreli geçerliğe sahiptirler.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...