Bilim Notları Blog Kişisel Gelişim Kültür&Sanat&Bilim Sosyoloji

Medya Araştırmalarının Tarihçesi ve İlk Kuramsal Yaklaşımlar

Kapitalist modernitenin gelişmesi, enformasyonun hızlı ve etkili akışını, diğer yandan kitlesel ve kamusal bir iletişim ortamını gerekli kılmış vaziyettedir.

  • Modern kitle iletişim araçlarının ortaya çıkışıyla, Batı toplumlarında modernitenin belirmesi eş zamanlı gerçekleşmiştir.
  • Modernitenin sonucunda ortaya çıkan, olgulardan birisi de kitle iletişimidir.
  • Kitle medyasının yaygınlaşması sonucunda da kitle iletişim ya da medya araştırmaları 20.yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır.

20. yüzyıl başından 1940’a kadar, iki büyük dünya savaşı arasındaki yılları kapsayan ilk dönemde, medyanın çok güçlü ve ikna edici bir etkisi olduğuna dair, ortak bir görüş egemen olmuştur.

  • Savaş atmosferinin ve kitle toplumu paradigmasının söz konusu olduğu bu döneme, kitle iletişim araçlarının çok güçlü propaganda kurumları olduklarına ve insanların bir anlamda, beynini yıkadığına dair bir medya görüşü damgasını vurmuştur. İlgili dönemin hakim yaklaşımı olan Hipodermik şırınga modeline göre, medya mesajları insanların beynine tıpkı bir şırıngadan ilacın, zerk edilmesi gibi veriliyordu.

Kitlelerin çok güçlü olduğu kabul edilen medya tarafından kolayca manipüle edildiği ve böylece kitle iletişim araçlarını elinde bulunduran ve iyi kullananların kitlelere istediklerini yaptırabilecekleri varsayımı bu döneme damgasını vurduğu bilinmektedir.

  • Propaganda analizinde Harold Laswell, 1. Dünya Savaşı sonrasındaki olumsuz koşulların, büyük ekonomik bunalımın ve siyasal istikrarsızlığın insanların psikolojisini kötü etkilediğini ve medyanın bir şırınga iğnesi gibi insanların bilincine girip, onları manipüle edebileceğini belirtmiştir.
  • 19. yüzyılda ortaya çıkan propaganda olgusu, yeni iletişim teknolojileri sayesinde, çok daha etkili bir işlev kazanmıştır.

Kitle iletişim araçlarının 1. Dünya Savaşı sırasında propaganda araçları olarak çok kritik bir rol oynadığı görüşü, 1930’larda Avrupa’da faşizm ve Sovyetlerde Stalinizm gibi totaliter rejimlerin ivme kazanmasıyla zirveye tırmanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında ise, kitle iletişimi neredeyse propagandayla eş tutulmuştur.

Kitle İletişimi Araştırmalarında 1940-60 Dönemi

Kitle iletişimi araştırmalarında 1940-60 yıllarını kapsayan, ikinci evresinde totaliter tehlikenin ve beraberinde kitle toplumu paradigmasının ortadan kalkmasıyla, ilk döneme damgasını vuran “her şeye gücü yeten medya” anlayışı da geçerliliğini önemli ölçüde yitirmiştir.

  • Pasif ve atomize olmuş bireylerden oluşan, iktidarın tek bir merkezde bulunduğu bir toplum tasavvuru yerine; zengin, çok çeşitli bağlarla iç içe geçmiş, dayanışmanın egemen olduğu, iktidarın tek bir merkezde olmadığı ve farklı toplumsal grupların temsil edildiği çoğulcu toplum görüşü medya çalışmalarında da yankı bulmuştur.
  • Ampirik çalışmalar etrafında şekillenen bu paradigmada medyanın etkisi, niceliksel bir araştırma konusuna, neyin, kimin üzerinde ne kadar etkili olduğu sorunsalına dönüştürülmüştür.

Ana akım ya da liberal-çoğulcu olarak adlandırılan çalışmaların yeşerdiği bu dönemde, ABD’de yapılan Etki Araştırmaları sonucunda medyanın “sınırlı bir etkisi” olduğuna dair bambaşka bir yaklaşım ortaya çıkmıştır.

  • Bu dönemin en önemli isimlerinden olan Paul Lazarsfeld ile arkadaşları 1940 yılında ABD’de yaptıkları araştırmada, kitle iletişim araçlarının etkisinin “çok sınırlı” olduğu sonucuna varmıştır.
  • Araştırmacılara göre, kitle iletişim araçları aracılığıyla gerçekleşen seçim kampanyaları, seçmenlerin oy verme davranışları üzerinde çok fazla bir etkiye yol açmamıştır.

Araştırmanın sonucunda, kişilerarası ve iki aşamalı bir iletişimin daha çok etkisi olduğu, mesajların grup içindeki “kanaat önderi”ne ulaştığı ve onlar aracılığıyla topluluğa aktarıldığı vurgulanmıştır.

  • Elihu Katz ve Paul Lazarsfeld’in Kişisel Etki adlı yaptıkları çalışmalar, kitle iletimi akışında insanların oynadığı rol ile ilgilidir.

Propagandanın incelenmesinden vazgeçen ve şırınga modelini ortadan kaldırmayı hedefleyen ilgili yaklaşım, genellikle kitle iletişim araçlarının hangi koşullar altında, izlerkitlenin tutum ve davranışlarında, değişikliğe yol açtığını anlamayı amaçlamıştır.

  • İletişim araçlarının, içeriğinin sadece bireysel, ölçülebilir, kısa vadeli ve davranışsal etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir.
  • Sadece kampanya türü mesajlara bakan araştırmacılara göre; reklam ya da seçim kampanyaları gözlemlenebilir davranışlarda, ölçülebilir etki yaratmışsa medyanın etkili olduğu, yaratmamışsa etkili olmadığı düşünülür.

Böylece çoğunlukla medya endüstrileri ya da hükümetlere yapılan profesyonel araştırmalarda seçim ve reklam kampanyalarının etkisi, ölçülmeye çalışılmıştır.

  • Bu tür kurumların, kendi yönetsel amaçları için anlamlı olabilecek bir kullanım değeri olabilecek bu bakış açısının, medyanın toplumsal anlamına dair sosyolojik bir değerlendirmeye katkısı ise sınırlıdır.

Lazarsfeld ve Robert K. Merton’un ise bu sınırlılığın farkında olmadıklarını söylemek, haksızlık olarak görülebilir çünkü beraber yazdıkları metinde, medyaya dair çok daha sofistike bir yaklaşıma sahip olduklarını söylemek mümkündür.

  • “Medyanın gücü söylediğinden değil, asıl söylemediğinden gelir, çünkü bu araçlar statükoyu onaylamayı sürdürmekle kalmaz, aynı zamanda toplumun yapısı hakkında temel soruları sormayı başaramıyor.”

Sözü edilen araştırmacılar, eleştirel medya çalışmalarında büyük ölçüde kabul edilen, böyle bir argümana 1948 yılında imza atmış olsalar da bu görüşü hem geliştirmemişler hem de çalışmalarını bu yaklaşım çerçevesinde yapmamışlardır. Kendi dile getirdikleri soruları, cevapsız bırakarak çalıştıkları kurumlarla uyum içinde, kendilerini “televizyon şebekelerine, piyasa araştırması şirketlerine ve siyasal adaylara yararlı hale getirmeyi tercih etmişlerdir.

Medyanın içinde yer aldığı kapitalist dinamikler ve devlet düzenlemelerinin denetiminde var olabilmesi, medyanın mülkiyet yapısının ve kontrolünün meşrulaştırılmasına da yol açmıştır.

  • Ayrıca mevcut kurumsal düzeni verili kabul ederek, dikkati kitle iletişim üretimin daha genel toplumsal anlamlarından uzaklaştırmıştır.
  • Kitle iletişim araçlarının etkisinin çok sınırlı olduğu görüşü işte bu bağlam içinde düşünülmelidir.
  • Yine de medya sosyolojisinde egemen paradigmanın oluşmasında oldukça etkili olan Lazarsfed ve Merton kitle iletişim araçlarının etkilerine yönelik olarak, öne sürdükleri “uyuşturma etkisi” kavramı ile izlerkitlenin toplumsal sorunlara tepki vermek ve müdahale etmek yerine, tepkisiz kalmasının altını çizmişlerdir.
  • Araştırmacılara göre, bu durumun sorumluluğu kitle iletişim araçlarıdır.

Medya sosyolojisi alanında, paradigmatik önem kazanan ilgili ampirik araştırma geleneği topluma dair birbiriyle ilişkili iki teorinin eşliğinde gelişmiştir.

  • Bunlar, işlevselcilik ve çoğulculuktur. İşlevselcilik ve çoğulculuk, topluma ve siyasete büyük ölçüde eleştirel olmayan iki yaklaşımdır.
  • İşlevselcilik ve çoğulculuğa göre; medyanın temel rolü ve işlevi, istikrarlı bir toplumu koruyacak değerlerin aktarılmasıdır.
Elibu Katz: Kullanımlar ve Doyumlar Yaklaşımı, İşlevselci

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın